Kıyı Alanlarında Mülkiyet Meselesi
Kıyı alanları, özel mülk sahipleri, izne tabi kıyı kullanıcıları, izinsiz kıyı kullanıcıları ve devlet açısından çatışmalı bir alandır. Kıyılar, devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan alanlar olmasından ötürü özel mülkiyete konu olamayacaktır. Anayasanın 43’üncü maddesinde, kıyıların, devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan alanlardan olduğu ve kamu malı niteliğinde olduğu, açıkça belirtilmiştir. Yine aynı ifade, Medeni Kanun’unda, Tapu Kanunu’nda, Kıyı Kanunu’nda ve Kadastro Kanunu’nda belirtilmiştir. Tüm bu yasal düzenlemeler, kıyı alanlarında özel mülkiyet tesis edilmesini yasaklamıştır.
Kıyı alanlarının mülkiyet yapısını belirgin kılan işlem, kıyı kenar çizgisinin belirlenmesidir. Kıyı kenar çizgisinin belirlenmesinde yapılan hatalar, kıyı alanlarına yönelik yasal düzenlemeler öncesi kıyılarda oluşan özel mülkiyetler, kıyılardaki mülkiyet konusunu karmaşık hale getirmiştir. Aslında çok net çizgilerle özel mülkiyete kapalı olan bu alanda çok fazla özel mülkiyet ve kamu özel mülkiyeti tesis edilmiştir.
1. Kıyı Alanlarının Kamu Malı Niteliğinde Olması
Devlet ya da kamu tüzel kişilikleri, bir ülkede yaşayan insanların genel ve ortak gereksinimleri yerine getirirken taşınır ve taşınmaz mallara ihtiyaç duymaktadır. İhtiyaç duyduğu taşınmaz mallar, hukuki anlamda özel mülkiyetten farklıdır ve kendi aralarında da farklılık gösterir. Örneğin, bir kıyı alanının ya da mera alanının ya da dağlık ve kayalık bir alanın hukuki nitelikleri gereği özgülendikleri kamusal hizmet farklıdır. Yasal düzenlemelerde, kamu malı çeşitliliğinden kaynaklı farklı hukuki nitelikleri içinde barındıran ve kamu malı kavramının genelini kapsayacak bir tanım yapılmamıştır. Çeşitli yargı kararlarında ve doktrinde kamu malı kavramı tanımlarında uyum bulunmamaktadır. Kamu malı kavramının net bir tanımı olmamakla birlikte net bir kavram birlikteliği de yoktur. Kamu malı, bazı yasal düzenlemelerde ve akademik çalışmalarda ‘amme malı, devlet malı, amme emlaki, milli emlak’ gibi farklı kavramlarda da kullanılmaktadır.
Yasal düzenlemelerde kamu malı tanımı bulunmadığından gerek öğretide gerekse de yargı kararlarında değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Fransa’da Medeni Kanun değişikliği sırasında benimsenmiş ve yargı organlarına da esin kaynağı olmuş tanıma göre, kamu idare ve kurumlarının gerek kamunun doğrudan kullanımına ayrılmış gerekse nitelikleri gereği veya hizmetin amacına uygun düzenlenmiş olmak koşulu ile kamu hizmetine özgülenmiş malların tümü (Gözübüyük & Tan, 2010) kamu malı olarak tanımlanmıştır.
Gözler, kamu malını, kamu tüzel kişilerinin sahip olduğu kamu hukukuna ya da özel hukuka tabi bütün mallar (Gözler, 2009), şeklinde geniş bir tanımlama yapmıştır.
Anayasa Mahkemesi’ne göre kamu malı, doğal nitelikleri gereği herkesin ortak yararlanmasına açık olan sahipsiz mallar ile kamu tüzelkişileri tarafından herkesin ya da halkın bir kısmının yararlanmasına ayrılan orta malları ve kamu hizmeti niteliğindeki etkinliklerin konusu ve aracı olan mallar (Anayasa Mahkemesi’nin 31.01.1997 tarih ve E:1996/66 K:1997/7), olarak tanımlanmıştır.
Kısaca, kamu malları, herkesin doğrudan doğruya ortak yararlanmasına doğal nitelikleri gereği açık olan, devlet veya bir kamu tüzel kişisi tarafından herkesin veya bir kısım halkın yararlanmasına tahsis edilen veya kamu görevlerinin yerine getirilmesine doğrudan doğruya hizmet eden mallar olarak tanımlanabilir.
Kamu malları, doktrinde maddi içeriklerine göre, oluşumlarına göre, taşınabilir olup olmamasına göre tahsis amacına göre farklı gruplara ayrılmaktadır. En genel kabul görmüş ayrım, tahsis amacına göre yapılmaktadır. Bu ayrımda, kamu malları; mevzuat, içtihat ve doktrin tarafından, nitelikleri dikkate alınmak suretiyle üçlü bir tasnife (hizmet malları, orta malları ve DHTA bulunan yerler) tabi tutularak değerlendirilmektedir (Söyler, 2011).
Kıyıların, devletin hüküm ve tasarrufu altında olması, buraların özel mülkiyete konu olamayacağı ve doğasına uygun olarak, eşitlik, serbestlik ve genellik ilkeleri gereği tüm herkesin kullanımına açık bulunmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Dolayısı ile kıyılar, hukukumuzda sahipsiz doğal nitelikli ve tüm herkese açık bir kamu malı olarak düzenlenmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 24.09.2008 tarih ve E:2008/26 K:2008/147)
Kıyılar ise Anayasa’nın 43’üncü maddesine göre herkesin eşit ve serbest bir şekilde kullanabileceği kamusal mallardır. Kıyı alanlarının tescil dışı bir yapısının olması sebebiyle mülkiyetle ilişkilendirilemez. Kıyı alanlarının, devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan alan olması, kıyı alanlarının tasarruf yetkisini devlete bırakmaktadır. Kıyı alanları, kamu yararı gözetilerek bazı kişi ve kurumların kullanımına bırakılabilmektedir. Kıyıların tasarrufunun, kişi ya da kurumlara bırakılması durumunda, kıyılar, kamu malı niteliğini yitirmemektedir (Kuşgöz, 2019).
2. Kıyı Alanlarının DHTA Niteliğinde Olması
Devletin hüküm ve tasarrufu altında, olmak ifadesinin kapsamını anlamak için, yasal düzenlemelerdeki kullanım biçimlerini dikkate almak gerekir. Fakat kavramın yasal düzenlemelerde bir tanımı veya bir kriteri yoktur. Bu kavram kullanıldığı yasal düzenlemelerde farklı kapsamlarda açıklanmaktadır (Gülan, 1999).
Mevzuatımızda yer aldığı için ‘Devletin hüküm ve tasarrufu altında’ ifadesinin ne anlama geldiğinin açıklığa kavuşturulması, hukukumuz açısından gereklidir. Bilindiği gibi, Anayasa ve birçok kanunda ‘Devletin hüküm ve tasarrufu altında’ formülü kullanılmaktadır (Gülan, 1999). Bu kavramın çeşitli kanun hükümlerinde kullanılırken tanımlanmaması kavramı öğretilerden anlamayı gerektirmiştir.
Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunma tabiri, egemenlik hakkının bir göstergesi olarak bu mallar üzerinde, kullanımda bulunma yetkisine sahip olduğu anlamındadır. Bu mallar üzerindeki yetkinin özel mülkiyet ilişkisi olarak bir yetki mi yoksa kamu hukukuna ilişkin bir yetki mi olduğunu belirleyecek olan da devlettir (Düren, 1975).
Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan mallar ile devletin mülkiyetinde olan mallar ayırımı şeklindeki bu ayırıma göre kamuya ilişkin bazı mallar üzerinde devletin mülkiyet hakkı varken, kimilerinin üzerinde de ‘hüküm ve tasarrufu’ söz konusudur (Gülan, 1999).
Hüküm ve tasarruf kavramları farklı yetki konularını barındırmaktadır. Devletin hüküm ve tasarrufu altında olması ifadesi ayni bir hak olan mülkiyet hakkı kavramıyla özdeşleşmemektedir. Kaldı ki böyle bir özdeşleme olsa idi DHTA olan yerler, Hazine adına tapuda tescil edilmiş olurdu. Bu kavram, soyut bir kavram olup çerçevesi net şekilde çizilmemiştir. Örneğin, meralar, yaylaklar ve kışlaklar orta malları niteliğinde olup sicile kaydedilen alanlardır. Yine DHTA olan bazı alanlar, sonrasında imar, ihya vb. işlemler ile tescil edilebilir hale gelebilmektedir. Bu durumların var olması DHTA kavramını çelişkili hale getirmiştir. Her ne kadar bu kavram çeşitli çelişkileri beraberinde getirse de kullanılmakta ve taşınmaz hukuku için önemli bir kavram olarak yerini korumaktadır.
Anayasada, kıyıların, devletin hüküm ve tasarrufu altında kaldığı, belirtilmiştir. Kıyı alanlarında özel mülkiyetin oluşturulmayacağı, yargı kararlarında ve doktrinlerde ifade edilmiştir. Bir Yargıtay İçtihatlarını Birleştirme Kararında, kıyıların iktisabı mümkün olmayan devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğu (YİBK’nin 13.03.1972 tarih E:1970/7 ve K:1972/4 sayılı kararı), belirtilmiştir. Yine bir diğer Anayasa Mahkemesi Kararında ise devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan bir malın, bu mal hakkında özel mülkiyet kavramı içinde düşünülmesini engellediği (Anayasa Mahkemesi’nin 25.01.1973 tarih E:1972/51 ve K:1973/4 sayılı kararı), belirtilmiştir.
Gerçekte kıyılar, özel mülkiyete doğal nitelikleri nedeniyle konu olamazlar denilemez. Ancak kıyılar, bir Anayasa hükmü ile kamu malı sayıldıkları için, bu hüküm var olduğu sürece özel mülkiyete konu olamazlar (Gülan, 1999).
Kıyıların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olması özel hukuktaki mülkiyet anlamında kullanılmamakla birlikte Devletin mülkiyet hakkına sahip bulunması anlamına da gelmemektedir (Akman, 1990). Bu yüzden, örneğin kamu mallarından olan hizmet malları, tapuda, Hazine adına kaydedilmektedir. Kamu malı ve devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan alanlar birbirine geçmiş vaziyettedir. Kıyı alanları için DHTA kavramının kullanılmasında bu alanların özel mülkiyete konu edilemeyeceği ve devletin de kıyılar üstünde mülkiyet hakkının bulunmadığı ve yalnızca devletin (idarenin) bu mallar üzerinde bir denetim ve gözetim yetkisine sahip olduğu anlamındadır (Zevkliler, 1979).
Kıyıların DHTA niteliği ile kıyıdaki egemen gücün Devlet, bir diğer anlamda kamu otoritesinin olduğu ifade edilebilir. Kıyı alanları niteliği gereği birçok kamusal hizmeti topluma sunmada bir araçtır. Bu hizmetin sunumundaki koordinasyonu, gerekli imtiyazları ve faydalanma koşullarını belirleyip gerçekleştirecek olan yine kamu otoritesidir. Bu yüzden tapuda tescil dışı bu alanlar DHTA niteliği ile tanımlanarak yönetimi kamu otoritesine bırakılmıştır.
3. Kıyılarda Özel Mülkiyetin Olması
Doğal nitelikleri gereği kıyı alanları, mutlak anlamda mülkiyete elverişli olmayan yerlerdir. Fakat bazı yasal düzenlemeler ise istisnai sonuçlar getirilmektedir. Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya ait sular ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve hiçbir şekilde özel mülkiyete konu olamaz (Türk Medeni Kanun Md. 715). Medeni Kanun sahipsiz alanlarda özel mülkiyet edinilmesini kati şekilde yasaklamıştır.
Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılması özel kanun hükümlerine tâbidir (Türk Medeni Kanun Md. 715). Medeni Kanun’un bu ifadesi, DHTA alanların tescil edilebileceğine yönelik açık kapı bırakmıştır. Orman sayılmayan Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmaz mallar 14’üncü maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya halefleri adına, aksi takdirde hazine adına tespit edilir (Kadastro Kanunu Md.17). Yukarıdaki maddelerin hükümleri dışında kalan ve tescile tabi bulunan taşınmaz mallar ile tarım alanına dönüştürülmesi veya ekonomik yarar sağlanması mümkün olan yerler Hazine adına tespit olunur (Kadastro Kanunu Md.18). Kadastro Kanunun 17 ve 18’inci maddeleri DHTA alanların Hazine adına tespit olabileceğini ifade etmiştir.
Örnekleri biraz daha çoğaltacak olursak, Turizm Teşvik Kanunun 8’inci maddesinde, tapuya tescili mümkün olan Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki tescil harici yerler ile kapanan yollar ve yol fazlaları ise talep tarihinden başlayarak en geç bir ay içinde Hazine adına tescil edilebileceği, belirtilmiştir.
Devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan kıyı alanların tescil edilebilir hale gelmesine yönelik istisnai olarak düzenlenen çeşitli yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Kıyı alanları, Devlet ile özel mülk sahipleri arasında tartışmalı bir alan haline gelmiştir. Kıyı alanları da Türkiye’nin bazı yerlerinde parselasyona tabi tutularak tasarrufa konu edildiği görülmektedir. Fakat kıyı alanlarının statüsü gereği hiçbir şekilde özel mülkiyete konu olmayacak bir kamu malı olmasından ötürü, idari bir işlemle, bu statüsünden çıkarılması ve özel mülkiyete konu hale getirtilmesi mümkün değildir (Şimşek, 2013).
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda, yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere göre kıyıların, özel mülkiyete konu olamayacağı fakat bazı istisnai yasal düzenlemeler neticesinde devletin hüküm ve tasarrufu altında kalan kıyı alanlarının da tescile tabi hale getirilip mülkiyet oluşturabileceği yorumlanabilmektedir.
Günümüzde kıyıların, herkesin kullanımına açık olarak ayrılan yerler olduğunun bilinmesine ve kıyı alanları üzerinde özel mülkiyet kurulmasına müsaade verilmemesine rağmen ülkemizde 1972 yılına kadar yürürlükte olan mevzuat, kıyı alanlarında özel mülkiyet oluşmasına izin vermiş ve hatta izin vermenin yanında teşvik etmiştir (Şimşek, 2010). Fakat 1982 Anayasası’nın 43’üncü maddesi ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu, kıyıların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, dolayısıyla kıyı alanlarının, özel mülkiyete konu olamayacağını hüküm altına aldığı için 1990 yılından sonra, kıyıda kalan özel mülkiyetlere ilişkin tapu iptali davaları açılmaya başlanmıştır (Şimşek, 2010). Açılan davalar sonucunda, özel mülkiyeti haiz olup kıyı alanında kalan taşınmazların tapu kayıtları bedel ödenmeksizin iptal edilmiştir. Bunun sonucunda konu, AİHM’e taşınmış ve AİHM, Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. AİHM’e açılan davalar ve sonuçları ileriki bölümlerde ayrıntılı şekilde açıklanacaktır.
Yukarıda belirtilen hususlar neticesinde, 1972 yılından önce kıyıda tesis edilen özel mülkiyetler ile çeşitli istisnai yasal düzenlemeler neticesinde oluşturulan özel mülkiyetlerin varlığı, kıyılardaki özel mülkiyet sorununu ortaya koymaktadır. Konunun sadece özel mülkiyet açısından değil kamu mülkiyeti (Hazine) açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. 1972 yılından önce oluşan özel mülkiyetler ve sonrasında istisnai yasal düzenlemeler ile dolaylı yoldan oluşturulan özel mülkiyetlerin varlığından bahsetmek gerekmektedir.
Sonuç olarak, kıyı alanlarında, mülkiyet açısından üç farklı durum mevcuttur. İlk olarak kıyının tescil dışı alan olarak DHTA niteliğinde olması, ikincisi özel mülkiyet olması, üçüncüsü ise kamu mülkiyetinin (Hazine) olması durumudur. Mevcut yasal düzenlemeler çerçevesinde tescil dışı alan olarak kalması gereken kıyı alanlarında tescile tabi mülkiyetlerin varlığı, kıyının herkesin eşit ve serbest şekilde kullanılmasını engellediği ve kamu malı niteliğini ortadan kaldırdığı anlaşılmaktadır. Bu sorunun çözümüne yönelik öneriler ve modeller ileriki bölümlerde ayrıntılı olarak sunulacak olup bu bölümde kıyıda özel mülkiyetin varlığını söylemek ve bunun bir sorun olduğu ifade etmek yeterli görülmüştür.
Kıyı alanları, karasal bir alan olmasından ötürü doğası gereği mülk edinilebilir bir yapıya sahiptir. Çoğu ülkenin kadastro ve tapulama işlemleri çok eskilere dayanmaktadır. Kıyı alanlarının, karasal bir yapısının olması ve eski dönemlerde kıyı alanlarını koruyacak temel yasal düzenlemelerin olmamasından ötürü günümüz yasal düzenlemeleri ile örtüşmeyen mülkiyet yapıları meydana gelmiştir. Bu durumda kıyı alanında, mülk sahibinin hakları ile deniz gibi kamusal mala engelsiz ve doğrudan erişmek isteyen kişilerin haklarının çatıştığı tartışmalı bir alan oluşmuştur.
Türkiye’de 1970’lere kadar ki süreçte kıyı sorunundan pek söz edilmezdi (Keleş, 1989). Fakat 1970’ten sonra kıyı alanlarında, mülkiyet sorunu ve yönetim sorunları uzun zaman boyunca Türkiye’nin gündeminde olmuş ve sorun halen çözülebilmiş değildir. Kıyı alanlarındaki mülkiyet sorunu, 6785 sayılı İmar Kanunu’na, 1972 yılında, 1605 sayılı Kanun ile eklenen Ek 7’nci madde, deniz, göl ve nehir kenarlarının hukuki statüsü düzenlenmeye çalışılmış ve kıyılarda denizi doldurmak ve bataklığı kurutmak suretiyle özel mülkiyet adına arazi ve arsa kazanılması yasaklanmıştır, hükmüyle belirginleşmiştir. Kıyı alanlarında özel mülkiyetin olamayacağı ve kıyı alanlarının devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu hususlarına, çeşitli yasal düzenlemelerde yer verilmiştir.
Türkiye’de 1972 yılında getirilen yasal düzenleme ile kıyı alanlarında özel mülkiyetin yasaklanması ile birlikte, kıyı alanlarında bulunan özel mülkiyetlerin bu alandan çıkarılması için Hazine tarafından tapu iptal davaları açılmıştır. Bu davalar neticesinde özel mülküne ilişkin tapusunu kaybeden kişiler, iç hukuk yollarını tükettikten sonra konuyu AİHM’e taşımışlardır. Birçok davada AİHM, kıyıdaki mülkiyet hakkı iptalleri sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devletini tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. AİHM kararları neticesinde, Yargıtay kendi içtihatlarını değiştirerek, kişinin mülkiyet hakkı sona erdirilirken mülkiyet hakkı sahibine, karşılıklı hak dengesini sağlamak amacıyla tazminat niteliğinde bir bedelin ödenmesi gerektiği yönündeki değişiklikle, tazminat ödenmeksizin kıyıda kalan taşınmazların mülkiyet hakkının iptal edilemeyeceğine karar vermiştir.
Kıyı alanlarındaki mülkiyet sorununa ilişkin bazı çalışmalar yapılmış ve bu çalışmalarda sorunun varlığı fiziki olarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Örneğin, Samsun ilçesinin Atakum ilçesinde 7 tane beldeyi kapsayan 16 km uzunluğundaki kıyı kesimi çalışmaları neticesinde, 164 adet taşınmazın kıyı kenar çizgisini içinden geçtiği ve bu parsellerin 151 adedinin özel şahıslara ait olduğu tespit edilmiştir (Sesli & Şişman, 2010). Bu tespit, sorunun büyüklüğünü görmek açısından önemli bir çalışmadır. Sadece 16 km uzunluğundaki kıyı alanında 151 adet taşınmazın özel mülkiyete ait olduğu, Türkiye’nin 8333 km kıyı uzunluğu göz önünde bulundurulduğunda kıyıda ne kadar çok fazla özel mülkiyetin olabileceği değerlendirilebilir.
Yine Bursa İli Kıyıları Bütünleşik Kıyı Alanları Planı Açıklama Raporunda (Çevre Şehicilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2015), Bursa İlinin Marmara Denizi kıyılarının tamamında, kıyı kenar çizgisinin tespitinin yapılıp onaylandığı ve kıyı kenar çizgisinin deniz yönünde mülkiyetler bulunduğu, belirtilmiştir.
Kıyıdaki özel mülkiyetler, kıyının herkes tarafından eşit ve serbest şekilde kullanımını engellemekte ve kıyının yönetilmesinde ve yaşatılmasında zafiyete sebep olup sorunları sürekli kılmaktadır.
Kaynakça
Akman, G. S. (1990). 3402 sayılı Kadastro Kanununun İncelenmesi ve Eleştirisi. İstanbul: Filiz Kitapevi, Sy.45.
Anayasa Mahkemesi’nin 24.09.2008 tarih ve E:2008/26 K:2008/147. (tarih yok). 3 30, 2023 tarihinde https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/ND/2008/147 adresinden alındı
Anayasa Mahkemesi’nin 25.01.1973 tarih E:1972/51 ve K:1973/4 sayılı kararı. (tarih yok). 3 20, 2023 tarihinde https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/ND/1973/4 adresinden alındı
Anayasa Mahkemesi’nin 31.01.1997 tarih ve E:1996/66 K:1997/7. (tarih yok). 3 30, 2023 tarihinde https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/Dosyalar/Kararlar/KararPDF/1997-7-nrm.pdf adresinden alındı
Çevre Şehicilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı. (2015). Bursa Bütünleşik Kıyı Alanları Planı Açıklama Raporu. https://webdosya.csb.gov.tr/db/mpgm/editordosya/file/BKAP/BURSA%20BKAP/BKAP_PLAN_ACIKLAMA_RAPORU.pdf adresinden alındı
Düren, A. (1975). Devlet Malları. Ankara: Maliye Bakanlığı.
Gözler, K. (2009). İdare Hukuku (Cilt 2). Bursa: Ekin Basım Yay.
Gözübüyük, Ş., & Tan, T. (2010). İdare Hukuku (Cilt Cilt 1, Geliştirilmiş 2 Baskı.). Ankara: Turhan Ktapevi, Sy. 1076-1077.
Gülan, A. (1999). Kamu Mallarından Yararlanma Usullerinin Tabi Olduğu Hukuki Rejim. İstanbul: Alfa Yayıncılık.
Kadastro Kanunu Md.17. (tarih yok). 21.06.1987: 3402 sayılı Kadastro Kanunu.
Kadastro Kanunu Md.18. (tarih yok). 21.06.198: 3402 sayılı Kadastro Kanunu.
Keleş, R. (1989). (Cilt:44, Dü.) Kıyıların Korunması ve Toplum Yararı, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sy.39-62.
Kuşgöz, C. (2019, Kıyıların Kamusal Boyutu). s. Sy.75-78.
Sesli, F. A., & Şişman, A. (2010). Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri Sempozyumu, (s. Kıyı Kenar Çizgisi-Mülkiyet İlişkilerinin Coğrafi Bilgi Sistemleri İle Belirlenmesi: Samsun Örneği477-482). Kocaeli.
Söyler, İ. (2011). Kamu Malları Teorisi Açısından Devletin Hüküm ve Tasarrufu Altındaki Yerler. Sayıştay Dergisi, Sy. 83.
Şimşek, S. (2010). Kıyılarda Mülkiyet Sorunu: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İptal Kararları Işığında Bir Çözüm Önerisi, Sayıştay Dergisi, Sy. 87.
Şimşek, S. (2013). Kamu Malları Teorisi Açısından Arazi ve Arsa Düzenlemesi İşlemleri Yargıtay ve Danıştay Kararları Işığında Bir Değerlendirme, Adalet Dergisi, Sy.263.
Türk Medeni Kanun Md. 715. (tarih yok). 22.11.2001.
YİBK’nin 13.03.1972 tarih E:1970/7 ve K:1972/4 sayılı kararı. (tarih yok). 3 30, 2023 tarihinde https://www.ictihat.gen.tr/kiyilarla-ilgili-yargitay-hukuk-genel-kurulu-kararlari/ adresinden alındı
Zevkliler, A. (1979). Kıyılarda Mülkiyet İlişkileri. Amme İdaresi Dergisi, Cilt:15(Sayı:2), Sy. 71-87.